Makale

İnsan nesli tükeniyor!

Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu farkında değil ancak insan nesli (Homo Sapiens) tükeniyor.

Dünyanın henüz farkında olmadığı bu fenomenin en belirgin işaretleri şunlardır:

1. Kısırlık büyük bir hızla yaygınlaşıyor ve bu total kısırlaşmanın sebebi bilinmiyor.

2. Daha önce genellikle batı ülkelerinde görülen normal dışı cinsel ilişkiler (eşcinsellik gibi) artık doğu ülkelerinde de olağan hale geliyor.

Bu iki sebepten dolayı doğal üreme ortadan kalkıyor ve hiçbir safhası doğal olmayan bir “insan üretme yöntemine ihtiyaç duyuluyor. Medyanın konuya yaklaşımı bu fenomenin ciddiyetinin ve gerçek sebeplerinin üstünü örtmeye yönelik bir çaba şeklindedir. Medya, dünya nüfusunun kısırlaşmasının doğal bir süreç olduğunu empoze etmekte, bunu normal bir gelişme gibi göstermekte, herkesin tüp bebek yapmaya mecbur olacağı fikrini zihinlere yerleştirmektedir.

Ancak sentetik ortamda yumurta ve sperm yetiştirerek, sentetik ortamda dölleyerek, cenini sentetik ortamda büyüterek ve sonuç olarak doğal olmayan bir yol kullanarak dünyaya getirilen varlık normal insandan farklıdır; çünkü sentetik ortamdan sadece sentetik mahsul alınabilir.

Genetik ilmiyle yani peygamber ilmiyle vücuttaki kimyasal birikimi ve niteliğini tespit etmek mümkündür. Kısırlık teşhisi konanlara bu ilimle bakıldığında beyin ve üreme organları dokularında yoğun olarak aspartam, ftalat ve dioksin (östrojeni taklit eden maddeler) birikintileri görülmektedir.

Aynı maddeler kısırlığa paralel olarak tiroid ve böbreküstü bezi hormonlarında dengesizliği, psikolojik ve ruhsal problemleri de hızla yaygınlaştırmaktadır. Bu problemlerden şikâyet eden 300’den fazla gönüllüden gıda endüstrisi ürünleri, temizlik maddeleri, vücut bakım ürünleri ve parfüm kullanımını araştırmak üzere bir anket doldurmaları istendi. Aynı gönüllülere genetik ilmiyle bakıldığında bu ürünleri kullananların beyin ve üreme organlarının dokularında yoğun olarak aspartam, ftalat ve dioksin birikintileri bulunduğu tespit edilmiştir.

Daha önce, bu birikintiler vücut bakım ürünleri ve özellikle deterjan kullanan yetişkin kadınlarda ve katkılı yiyecek – içecek tüketen, parfüm kullanan gençlerde görülmekteydi. Son 3-4 yıldır aynı durum vücut bakım ürünleri ve parfüm kullanan erkeklerde de görülmektedir.

Son bir yıldır ise aspartam, ftalat ve dioksin birikintileri ile birlikte titanyum dioksit birikintileri de görülmeye başlanmıştır. Hatta titanyum dioksit ön plana çıkmış ve 3 yaş üzeri çocukların bile beyin ve üreme organlarını işgal etmiştir. Bize göre titanyum dioksit birikintilerinin görünür hale gelmesi 3G teknolojisiyle bağlantılıdır. Daha önce titanyum dioksit vücutta yaygın olarak birikmekteyken, 3G teknolojisi onu üreme organlarına ve özellikle beyne çekmiştir.

Bu maddelerin birikintileri birbiriyle nasıl bir ilişkiye girecek ve üremeyi, genetiği, insan ruhunu, psikolojiyi ve bedeni nasıl etkileyecek henüz belli değil. Belli olduğu zaman iş işten geçmiş olacaktır.

Tecrübemize göre bugün kısırlık sebeplerinden en önemlileri sentetik kokular ve yukarıda söz edilen katkı maddeleridir. Uzun yıllardan beri insanlarla paylaştığımız bu tecrübe son yıllardaki bilimsel araştırma sonuçlarıyla da kanıtlanmıştır.

Kokular

Kokuların insan ruhu, kimyası ve duyguları üzerindeki etkileri anlaşıldıkça tıbbi, ritüel ve dini amaçlarla kullanılmış; 1867’de, Fransa’da bağımsız bir “kozmetik” sektörünün oluşmasından sonra kokular bu amaçlar dışında da kullanılmaya başlamıştır. Fransa koku üretiminin merkezi olmuş, 1868’de, ilk “sentetik” kokular üretilmiştir. Kozmetik sektörü dünya üzerinde hızla yaygınlaştıkça kokuların kullanım alanı da genişlemiş, sentetik kokuların üretimi doğal koku üretiminin yerini almıştır.

Son yıllarda yapılan araştırmalarla sentetik kokuların fiziksel ve ruhsal sağlığa verdiği zararlar tespit edilmeye başlanmıştır. Avrupa ve Amerika’da kokuların kontrolsüz kullanımına karşı birçok sivil çalışma yürütülmektedir. Çevreciler şu anda, kokuların zararlarına pasif olarak maruz kalmayı engellemek için, sigara içilmeyen alanlar gibi, parfümsüz alan oluşturma (fragrance free rooms) çalışmaları yürütüyor; okullarda, iş yerlerinde ve kapalı alanlarda parfüm ve kokulu ürün kullanımının yasaklanmasını talep ediyorlar.

Kokulardaki zararların anlaşılmasıyla birlikte “organik” veya “doğal” kozmetik ürünler piyasaya sürülmektedir. Bu ürünler araştırıldığında, içinde yalnızca %1 oranında doğal yollarla elde edilmiş çiçek özü olsa bile “organik ürün” adı verildiği ortaya çıkmıştır.

Kokular iki gruptur: Kimyasal maddeler ve feromonlar.

Kimyasal Maddeler

Canlıların vücudunda doğal olarak üretilen kimyasal maddelerden aromatik bileşikler, tüm canlıların biyokimyasında anahtar rollere sahiptir ve canlının sosyal davranış özelliklerini belirler. Proteinleri oluşturan 20 aminoasitten üçü, fenilalanin, triptofan ve tirozin, aromatiktir; DNA ve RNA’daki nükleotidler (adenin, timin, sitozin, guanin, urasil) aromatik maddelerdir.

Canlıların vücudunda doğal olarak üretilen aromatik bileşikleri taklit eden ve her yıl yaklaşık 35 milyon ton üretilen kimyasal aromatik bileşikler, petrol rafinasyonu veya kömür katranının damıtımı ile elde edilir. Son yıllarda aromatik bileşiklerin, özellikle aminoasitlerin üretiminde nanoteknoloji, gen teknolojisi ve rekombinant-DNA yöntemleri de kullanılmaktadır.

Parfüm, deterjan, böcek öldürücü, boya, yapıştırıcı, uçak ve araba yakıtı, plastik ve naylon imalatında kullanılan petrol ve kömür ürünü bu bileşikler aynı zamanda vücut kimyasını altüst eden önemli psikotrop maddelerdir. Bunların büyük kısmı mutajen, toksik ve kanserojendir. Kimyasal aromatik bileşikler entoksikasyonunda yersiz coşku hali (öfori), halüsinasyonlar, baş dönmesi, depresyon, baş ağrısı, vertigo, kalpte ritim bozukluğu, hipertansiyon, ödemler, epilepsi benzeri kasılmalar, hareketlerde yavaşlama, donukluk, kulak çınlaması, görme bozukluğu, deri ve mukozalarda morluklar gibi belirtilere rastlanır. Kan hücrelerini öldürme etkisi olduğundan kansere de sebep olur.

Parfümlerin içeriğinde, yaklaşık %95’ini oluşturan onlarca kimyasalla birlikte ayrıca aromatik bileşikler, ftalatlar ve sentetik misk vardır.

Feromonlar

Feromonlar mikroorganizma, mantar, bitki, böcek, hayvan ve insana kadar, bir canlının diğer bir canlıya karşı korku, hâkimiyet, cinsellik ve herhangi bir sosyal davranış tepkisi olarak salgıladığı maddelerdir.

Feromonlar iki gruptur:

Birincisi vücudun ısınması ile birlikte havaya küçük partiküller halinde karışan yağ özelliğindeki kimyasal kokulu maddelerdir. Bunlar davranış değişikliğine yol açan sinyal feromonlarıdır. İkincisi ise öpüşmek ve deri teması ile transfer olan ve üreme hormonlarının üretimini artıran protein yapısındaki kokusuz feromonlardır. Feromonlar, koltuk altı, kasıklar, meme başı çevresi, burun delikleri arasındaki deri, üst dudak ve derideki kıl keseciklerinden salgılanır; salya, burun, idrar, dışkı ve vajinal sıvılarda da bulunurlar.

Feromonlar sosyal davranışlar, üreme hormonlarının salınımı, gebelik, annelik, ergenlik veya yaşlanma gibi fizyolojik süreçleri kontrol eder. Eşler arasındaki ruhî uyumu sağlar, birçok hormonun üretimini tetikleyerek, metabolizma ve gelişmeyi aktive eder ve yönlendirir. Feromonlar en aktif olarak, herhangi bir duygu doruğa çıktığında, ölüm anında ve ölümden bir müddet sonra salınır.

Günümüze kadar yapılan çalışmalar sonucunda pek çok feromon türü belirlenmiş ve sentetik olarak taklit edilmiş; nanoteknoloji, biyoteknoloji ve rekombinant-DNA yöntemiyle üretilmiştir.

Kokuların insan üzerindeki etkilerinin anlaşılmasından bu yana doğal yollarla elde edilen ve “esansiyel yağ” olarak adlandırılan kokulu yağlar korku, endişe, stres, depresyon gibi ruhsal sıkıntıları, başağrısı, adet huzursuzluğu ve cinsel isteksizliği çözmede, doğumda ve cilt problemleri gibi çok çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaya devam etmektedir. Kokuların tedavi amacıyla kullanılması ve ciddi problemlere çözümler getirebilmesi, kokuların insan beyninde ve bedeninde ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.

Bu kadar güçlü etkiye sahip doğal kokular ve bugünkü kullanımıyla sentetik kokular tam tersi etkiler için de kullanılabilir. Yani, bir koku insanın hormonal ve ruhsal dengesini bozma, cinsel isteksizlik ve kısırlık, depresyon, panik atak gibi ruh problemleri, belli hastalıklara sürükleme ya da insanları toplu halde yönlendirmede etkin rol üstlenebilir.

Bugün kokular sadece tedavide ve vücut bakım ürünlerinde değil, deterjanlarda ve yumuşatıcılarda, hasta bakım ürünlerinde, oyuncaklarda, ev ve kıyafet aksesuarlarında, nanokumaşlarda, Kur’an, tesbih, seccade üretiminde, camilerde, hastanelerde, okullarda, alış- veriş merkezlerinde, araçlarda, kısacası her yerde kullanılır.

Yiyecek ve içeceklerde her çeşit koku ve tadı verebilen, “doğala özdeş” tereyağı, süt ve peynir aromaları, işlenmiş et aromaları, çeşitli bal aromaları, kahve aromaları, tütün aromaları, mantar aromaları, portakal, çilek, armut gibi meyve ve sebze aromaları, nane, tarçın, zencefil, damla sakızı, defne yaprağı gibi baharat aromaları Rekombinant DNA yöntemiyle üretilmektedir. Bu aromalar bütün gıda endüstrisi ürünlerinde, parfümlerde, sigara ve nargile tütünlerinde kullanılmaktadır.

Kokular deri yolu ile bütün vücut tarafından tamamen emilir ve kolayca hücrelere ulaşır. Kokuların solunum yolu ile girişi burnun iç kısmında bulunan ve «vomeronazal organ» olarak adlandırılan bir alıcı sayesinde gerçekleşir. «Vomeronazal organ», kokuları beyindeki limbik sisteme ulaştırır. Limbik sistem kalp atışları, kan basıncı, nefes alıp verme, hafıza, stres düzeyi ve hormon dengesini (özellikle üreme hormonları) kontrol eden ve beynin hayati bölümlerini içine alan bir sistemdir. Bununla birlikte kokular, duygusal hafıza, psikolojik ve fizyolojik hormonlar, üreme, büyüme ve tiroid hormonlarının üretimini uyarır.

Koku duyusu hiçbir yardımcı iletim mekanizmasına ihtiyaç duymadan ve beyin tarafından kontrol edilmeden doğrudan görevli sisteme ulaşan tek duyudur. Diğer duyu organlarından gelen uyarılar öncelikle beynin dağıtım merkezine iletilir, kontrolden geçer ve daha sonra beynin o duyudan sorumlu olan bölgelerine ulaştırılır.

Doğal kokuların insan duygu durumunu pozitif yönde etkilediği konusunda birçok araştırma mevcuttur. Rahatlatan, hafızayı güçlendiren, ağrı dindiren, mutluluk verenler… Ancak sentetik kokular unutkanlık, baş ağrısı, baş dönmesi, zihin bulanıklığı, hafıza kaybı gibi nörolojik rahatsızlıkları; kaygı, depresyon, panik atak, dikkat dağınıklığı ve duygu bozukluğu gibi ruhsal rahatsızlıkları tetikleyen nörotoksik kimyasallar içerir.

Aynı zamanda astım, sinüzit gibi alerjilere; böbrek, kalp, karaciğer, akciğer ve bağışıklık sistemi hasarlarına; yumurta ve spermlerde DNA bozulmalarına, kısırlık, doğum hasarları ve düşüklere, prostat ve göğüs kanserine; diyabet, hipertiroid veya hipotiroide; anormal cinsel gelişim, cinsel hormonlarda denge bozukluğu ve buna bağlı olarak eşcinselliğe sebep olmaktadır.

Birçok insan hala kokuların çiçeklerden veya misk geyiğinin salgı bezinden elde edildiğini, doğal hatta masum olduğunu düşünmektedir. Hâlbuki bugün parfüm üretiminde sentetik cinsel hormonlar (protein yapısındaki feromonlar) kullanılmakta, % 95 oranında ham petrolden üretilmektedir. İçindeki kimyasalların çoğu mutajen, toksik ve kanserojen psikotrop maddelerdir. Aynı zamanda bu kokular doğal kokulardan 200-2000 kat daha kuvvetlidir. Doğal kokular kısa sürede etkisini kaybederken bugünkü kokuların yoğunluğu zamanla azalmaz, etkilerini aylarca, hatta yıllarca sürdürür ve sadece 260 derece sıcaklıkta yok olabilir.

Greenpeace’in 2005’te yaptığı bir araştırmaya göre “Ftalat esterler ve sentetik misk” parfümlerin içinde tespit edilen zehirli kimyasallardan sadece ikisidir. Kullanımı yaygın 25 kokulu ürün üzerine araştırma yapılmış, her bir ürünün çevreye en az 17 çeşit zehirli kimyasal yaydığı bulunmuştur. İncelenen ürünler içerisinde parfümler (alkolsüz esanslar da dahil), oda spreyleri, araç kokuları, deterjanlar, yumuşatıcılar, losyonlar, vücut bakım ürünleri ve şampuanlar bulunmaktaydı.

Kokuların içinde bulunan kimyasallardan bazıları, örneğin sentetik östrojen ve androjenler (sentetik misk) kısırlığa, göğüs ve prostat kanserine, bazıları (ftalatlar gibi) sperm kalitesinin bozulmasına ve kısırlığa sebep olmaktadır.

Cilde sürülen parfüm ve losyon gibi kokulu ürünler deri tarafından otuz dakika içinde tamamen emilerek doku ve organlara ulaşır, anne sütüne karışır. Bu sebepten bugün birçok bebek annesini emmeyi reddetmektedir. Bu kimyasallar kokulu ürün kullanan herkesin idrarında tespit edilmektedir.

Daha endişe verici olan ise dünyaya yeni gelen her 10 bebekten 7’sinin idrarında aynı kimyasallara rastlanmaktadır. Kokular anne karnındaki bebeğin cinsel gelişimini olumsuz etkiler; kız çocuklarında vajina darlığına, erkek çocuklarda ise penis ve erbezlerinin gelişememesine, erkek çocuklarda kadınsı davranışların görülmesine sebep olmaktadır.

Kıyafet veya kumaş üzerine sıkılan parfümlerde veya kullanılan kokulu deterjanlarda durum daha tehlikelidir çünkü koku içinde bulunan kimyasalları kumaştan çıkarmak defalarca da yıkansa mümkün değildir.

Parfümlerdeki östrojen benzeri bileşikler erkeklerde, deterjan ve vücut bakım ürünlerindeki testosteron benzeri bileşikler de kadınlarda hipotalamusta feromon etkisi yaptığı için bu ürünlere karşı güçlü bir bağımlılık oluşmakta ve karşı cins çekiminin azalmasına (cinsel soğukluğa) sebep olmaktadır.

Doğal kokular hormon dengesi, ruhsal denge, protein ve enerji üretimini bağışıklık sisteminin izin verdiği ölçüde etkiler. Sentetik kokuların 200 kat daha güçlü etkisi ise bağışıklık sistemini baskılayarak, protein ve enerji üretimini, ruhsal ve zihinsel faaliyetleri; davranış şekillendirme süreçlerini düşman askerler gibi işgal eder.

Günümüzde kokuların nörolojik etkilerinden faydalanmak, dolayısıyla toplumsal davranışları yönlendirmek için özel kokular üretilmektedir. Bunların en masum ve bilinenleri iş ortamında performansı yükseltmek, alışveriş merkezlerinde satışları artırmak, stresli ortamlarda insanları rahatlatmak veya cinsel isteği yönlendirmek amacı ile kullanılan kokulardır. Kokular üzerine çalışma yapanlar daha da ileri giderek davranış ve zihninsel faaliyetlere müdahale etmeye, insanı baştan “yaratmayı” planlamaya başladılar.

Alman yazar Patrick Süskind’in Das Parfum adlı romanında, parfümlerin içeriği, üretimi, insan üzerindeki fiziksel, zihinsel ve ruhsal etkileri ince detaylarla anlatıldı. Bu romanın “Perfume” adıyla yapılan filmi Türkiye’de “Koku” adıyla gösterime girdi.

Filmin seri katil kahramanı beden kokusu olmayan, kimsenin ilgilenmediği ve sevmediği, yanından geçerken köpeklerin bile fark etmediği bir varlıktır. Ancak koku alma duyusu son derece gelişmiştir. Filmin son sahneleri gerçekten manidardır. Katil idam edilmeden önce son arzusu olarak elindeki şişenin kapağını açmak istediğini söyler. Şişede öldürdüğü kadınların vücudundan elde ettiği bir parfüm (feromon karışımı) bulunmaktadır. Şişenin kapağı açıldığında, meydanda bulunan ve biraz önce katilin öldürülmesini sabırsızlıkla bekleyen kalabalık, katili, büyülenmişçesine bir melek veya Tanrı gibi görmeye başlar.

“Deccal’ın alnında kafir yazılı olacak, okumayı bilen ve bilmeyen bunu okuyacaktır. Buna rağmen herkes ona ‘Rabbim’ diyecektir.” (Muhammed (A.S)

Şişedeki kokunun insanlar üzerindeki etkisini gören katil: “Bu parfüm ile bütün dünyada insanları ve hükümetleri ele geçirebilir, Mesih olduğumu ilan edebilir ve onların hepsini cehenneme gönderebilirim” diye düşünür (Deccal iddiası), ancak bunun zamanının hala gelmediğini de bilir. Dünyanın koku üretim merkezi Strassburg’a gider, ürettiği parfümü üzerine dökerek bedenini insanlara yedirir ve bu şekilde sürekli çoğalarak yaşamaya devam eder.

“Yiyip içtiklerinize dikkat edin çocuklarınız yiyip içtiklerinizden hâsıl olur.” Muhammed (A.S.)

Bu filmi anlamak için Muhammed (A.S.)’ın kokular hakkında söylediklerini hatırlayalım:

Muhammed (A.S.) tenimizin kokusunun ruhumuzun kokusu olduğunu; ölüm anında ve ölümden sonra bir süre bu kokunun arttığını bildirmiştir. (Koku yok ise, ruh da yok)

“İnsan ölürken, ruh her kıl dibinden ayrılır.”

(Kıl kökleri lazerli epilasyonla tahribata uğradıktan sonra feromon üretimine ne olacak ve ruh bedenden nasıl ayrılacak?)

“Cinsel ilişkiden sonra guslediniz, su her kıl dibine ulaşsın, çünkü şehvet maddesi her kıl dibinden çıkar.” (Rekombinant DNA ürünü cinsel feromonlar parfüm, şampuan, sıvı sabun vs. ile vücuda sürülürse, abdest ve gusle ne olacaktır?)

“Bazı kokular melekleri çeker, habis ruhları uzaklaştırır; bazı kokular habis ruhları çeker, melekleri uzaklaştırır.” (Camiler, türbeler, okullar ve evlerimizde habis ruhları çeken kokular bulunsa, meleklerimize ne olacak? Yıllarca geçmeyen yapay kokulu deterjan ve yumuşatıcılarla yıkanan çarşaflar arasında yatanın, namazda kokulu seccade, kokulu eşarp, kokulu tespih kullananın durumu nedir?)

Kokulu sabunlarla yıkanan, kefenlerine yapay kâfur veya misk sürülen ölülerimizin durumu nedir?

Kokuların etkisini görmek açısından bu genç kadının hikâyesi çok çarpıcıdır:

25 yaşlarında 3 çocuk annesi zengin ve güzel bir kadında halsizlik ve depresyon vardı ve dişleri kuma dönüşerek dökülüyordu. Problemin kaynağını araştırırken deterjan kokularına aşırı bağımlı olduğu görüldü. “Evdeki yardımcılarımın kullanacağı deterjanları ben seçiyorum. Markete gidiyorum, kapaklarını açarak kokluyorum, hoşuma gidenleri satın alıyorum.” diyen genç kadına en çok hangi deterjanı sevdiği sorulduğunda “En çok Mr. Muscle’ı seviyorum. Onu kucaklıyorum ve beni kimse görmesin diye bir kenara çekiliyorum, kimsenin yanıma gelmesini istemiyorum. Onu içmek istiyorum ama biliyorum ki içersem ölürüm, onun için burnumun yanlarına, çeneme ve dilimin ucuna sürüyorum.” “Peki eşini seviyor musun” sorusuna karşılık “Evet, uzak dursa seviyorum, yaklaşınca itiyorum” diye cevap verir.

Kadının bağlandığı ve bağımlısı olduğu şey aslında deterjan değil, kokusundaki psikotrop maddeler ve özellikle cinsel hormonlar, androjenlerdir. Bu hikayenin farklı versiyonlarını pek çok kadından duymak mümkündür.. Ailelerde huzursuzluk sebebi olan deterjan ve parfüme bağmlılık dolayısıyla cinsel isteksizlik problemi yalnızca fiziksel bir problem değil, aynı zamanda ahlaki, ruhsal ve toplumsal bir problemdir.

Bugün dünyada kokular vasıtasıyla yapılanların ne boyutta olduğunu öğrendiğimiz zaman iş işten çoktan geçmiş olacaktır.

Titanyum Dioksit (TiO2)

Titanyum dioksit, dünyada en yaygın kullanılan mineraldir ve nanoteknolojinin 3 ana maddesinden biridir. Doğal bir mineral olan titanyum dioksit nanoteknoloji yöntemiyle atom yapısı değiştirilerek çok aktif bir nanoparçacık formuna getirilmiş (yeniden inşa edilmiş)tir. Işığın (foton) titanyum dioksit nanoparçacıklar üzerine düşmesiyle, organik madde, kimyasal reaksiyon sonucu parçalanmaya başlar. Bu yapay süreç, bitkilerde gerçekleşen fotosenteze benzer.

Fotosentez, bitkilerin güneş ışığının etkisiyle karbondioksit ve sudan, organik madde yani besin üretmesidir. Ancak, titanyum dioksit, fotosentezden farklı olarak tam tersini yapar, yani organik maddeleri parçalayarak karbondioksit ve suya ayrıştırır. Bunun anlamı şudur: Titanyum dioksit nanoparçacıklar, herhangi bir organik madde ya da canlı hücreye temas ettiğinde, organik madde veya canlı dokunun parçalanmasına neden olan kimyasal reaksiyonu başlatabilecek korkunç bir yetenektedir.

Günümüzde titanyum dioksit gıda maddelerinde; şekerleme, reçel, sakız, pudra şekeri, toz şeker, küp şeker, tuz, karbonat, sütlü içecekler, süt, süt tozu, peynir, peynir altı suyu, margarin, un, hamur, tavuk, et, balık, deniz ürünleri, soya ürünleri, her türlü tıbbi ilaç, vücut bakım ürünleri, her türlü kozmetik, krem, diş macunu, diş beyazlatıcı maddeler, sabun, deterjan ve temizlik ürünlerinde beyazlatıcı, bozulmayı önleyici veya nem tutucu olarak kullanılır.

Özellikle kirli havayı temizleme, baraj, nehir ve göllerden içme suyu elde etme amacıyla hava ve suya titanyum dioksit nanoparçacıklar serpilmektedir. Kendi kendini temizleyen cam, kaplama malzemeleri, duvar boyaları, eşarp, kumaş ve giysiler titanyum dioksit nanoparçacıklar ile üretilmektedir.

Ağız, deri ve nefes yoluyla vücuda giren nanoparçacıkların organizmayı hiç bir şekilde terk etmediği, dokularda çöküntü olarak biriktiği, akciğerlere büyük hasar verdiği tespit edilmiştir. Ayrıca nanoparçacıklar bulunduğu ortamda canlı hücrenin yapısına nüfuz edebilme ve bunun sonucunda da bütün hücrelerde, özellikle beyin hücrelerinde hasar oluşturma ve genleri mutasyona uğratma yeteneğine sahiptir.

Kozmetikler ve güneş kremlerinde büyük oranda kullanılan ve cilt tarafından emilen titanyum dioksit ve çinko oksit nanoparçacıklar ışığa karşı duyarlıdır, serbest radikaller üretir ve güneş ışığına maruz kaldığında deri hücrelerinde DNA hasarına yol açar; ciltte bir yara varsa deri yoluyla kan dolaşımına karışır. Bir kez kan dolaşımına giren nanoparçacıklar bütün bedende dolaşabilir, beyin, kalp, karaciğer, böbrek, dalak, kemik iliği ve sinir sistemi de dâhil olmak üzere organlara ve dokulara nüfuz edebilir.

Nanoparçacıklar hücre içine girebilir, mitokondri ve hücre çekirdeği tarafından içeri alınabilir, mitokondride büyük yapısal hasara, dolayısıyla enerji ve protein üretiminin bozulmasına, DNA mutasyonu ve hücrenin ölümüne sebep olabilir.

Nanoparçacıkların en büyük yayılma alanı bulduğu organ karaciğer olarak görülmekte, onu dalak izlemektedir. Karaciğer hastalıklarında zararsız yabancı maddelerin birikiminin bile karaciğer fonksiyonlarını zayıflattığı ve karaciğere zarar verdiği bilinmektedir.

Farelere verilen karbon nanotüplerin böbrek hücrelerinin ölümüne ve yeni hücre oluşumuna engel olduğu görülmüştür. Hâlbuki bugün bütün su arıtma sistemlerinde karbon nanotüpler kullanılmakta, su ile birlikte insan vücuduna nüfuz etmektedir.

Gıda endüstrisinde kullanılan renklendiricilerin yan etkileri hakkında birçok araştırma yapılmıştır. Araştırmalarda bu katkı maddelerinin genotoksik etkilere, hormonal bozukluklara, davranış bozukluklarına ve nörolojik rahatsızlıklara yol açtığı kanıtlanmıştır. Ti02, dünya genelinde toplam renklendirici madde üretiminin tek başına %70’ini oluşturmakta; ayrıca çeşitli sebeplerle bütün renklendiricilerde de kullanılmakta; dolayısıyla gerçekte bu oran daha da yükselmektedir. Bugün her bir insanın yalnızca içme suyu ve gıdalardan günde ortalama 300 gr titanyum dioksit tükettiği düşünülmektedir.

Nanomateryaller endüstriyel atıklar ve ev atıkları yoluyla çevreye karıştıkları zaman toprak ve su mikroflorasını bozar. Bu da besin zincirinde değişimlere sebep olur.

Araştırma sonuçlarına göre TiO2 nanoparçacıkları spermlerde hareketlilik ve yoğunluğun azalmasına, ömrün kısalmasına, ileri düzeyde anormalliklere ve testosteron seviyesinin düşmesine sebep olmuştur. Histopatolojik bulgularda Ti02’in sperm kılıfında epitelyum kalınlaşması ve erbezlerindeki kan damarlarında varikosele yol açan tıkanmaya sebep olduğu gözlemlenmiştir. Bunun yanısıra dokuları tuttuğu için kilo almaya engel olduğu tespit edilmiştir.

Bütün bu araştırma sonuçlarına rağmen insan organizmasına giren nanoparçacıkların kimyasal ve ruhsal olarak sebep olabileceği değişimlerin büyüklüğü ve vahameti yine de tahmin edilemiyor.

En çok kullanılan nanomateryal özelliğine sahip olan Ti02’in son zamanlardaki kullanım alanı ziraattir. Yukarıda anlatılan ürünlerden uzak durarak zararlarından korunmak mümkün olabilir ancak titanyum dioksitin ziraatta kullanılması korunmayı imkânsız hale getirir.

Amerika ve Avrupa’da polis köpeklerine özel tim askerleri gibi eğitim verilir. Bu köpeklerin dişlerine titanyum kaplama yapılır; bu kaplama ile bilgisayara bağlanır ve bilgisayar aracılığı ile uzaktan yönlendirilir. Bu köpekler, beyinleri bilgisayar tarafından kontrol altında olduğu için terminatör gibi korku bilmeden hareket eder ve operasyonlarda özel timden daha başarılı olurlar. Burada dikkat çekici olan, neden metal kaplama değil de titanyum kaplama kullanıldığıdır. Çünkü nanoteknoloji ürünü bilgisayarların ana maddelerinden biri titanyumdur. Bu bilgi “titanyum implant yaptıranlar da bilgisayar aracılığı ile yönlendirilebilir mi?” sorusunu akla getiriyor. Çünkü dokuları dolduran ve bir nano-nöro alıcı hale getiren her titanyum birikintisi veya titanyum parçası nano bilgisayarlar (4. nesil bilgisayarlar) için otomatik bağlanma yeri olabilir .

Aspartam, E-951

Aspartam, en yaygın kullanılan sentetik tatlandırıcıdır. DNA manipulasyonu, klonlama ve mikrobiyal fermantasyon yöntemleri ile elde edilir. Çikolata, sakız, ketçap, soslar, gazozlar, şekerlemeler, ilaçlar, diyet yiyecek ve içecekler ve benzerlerinde kullanılır. Gıda sektöründe değişik isimler altında da kullanılır, ancak en çok Aspartam, Fenilalanin ya da Surel diye adlandırılır ve etiketlerde bu şekilde yer alır. Çoğu zaman sakarin veya siklamat ile de karıştırılarak kullanılır. Bu karışımlara Alfasfit, Aspamiks, Aspasvit, Svitli, Aspartin, Evrosvit vs. adı verilir. Aspartam içeren tatlandırıcılar etikette sadece “tatlandırıcı” olarak da bildirilebilir. Aspartamın % 60’nı fenilalanin oluşturur.

Fenilalanin tüm biyokimyasal süreçlerde ve protein üretiminde yer alan en önemli aminoasitlerden biridir. İnsan bedeni her gün protein ile alınan fenilalanine ihtiyaç duyar. Sentetik fenilalanin yapı olarak doğalına göre çok daha aktif olduğundan doğal fenilalanin yerine geçer, onun bütün fonksiyonlarını üstlenir. Böylece sentetik fenilalanin kullanan kişi ruhsal ve fiziksel olarak ona bağımlı hale gelir.

Ruhsal bağımlılık: Fenilalanin, vücutta tirozin aminoasidine dönüşür, tirozinden ise ruh halini ve ağrı hislerini yöneten dofamin ve noradrenalin üretilir. Bu da sentetik fenilananin kullanan kişide ruhsal bağımlılığa neden olur. Ayrıca fenilalaninden cinsel dürtüleri yöneten feniletilamin meydana gelir ve aşık olma duygusunu tetikler. Fenilalaninden üretilen hormonlar fikir üretimi sürecinde etkin rol oynadığından hafıza, öğrenme ve düşünme kapasitesi de doğrudan etkilenir. Bu yüzden aspartam bağımlısı insanlar çikolata yemeden veya aspartamlı bir içecek içmeden zihinsel çalışma yapamazlar.

Fiziksel bağımlılık: Aspartam’da bulunan sentetik fenilalanin etkin olarak metabolizmaya dahil olur ve pankreas, karaciğer, tiroid bezi ve böbreküstü bezinin hormon üretimine katılır. En önemli tiroid hormonlarından olan tirozin ile pankreas hormonu olan insülin, fenilalanın vasıtasıyla üretilir ve metabolizma atıklarının böbrek ve karaciğer yoluyla atılması feilalanın vasıtasıyla sağlanır. Kısacası fenilalanin vücudun en önemli fonksiyonlarının tümünü kontrol eder ve böylece sentetik fenilalanin kullanan kişi ona tamamen bağımlı hale gelir. Vücutta sentetik fenilalaninin dönüşüm döngüsü bozulduğunda (ki bağışıklık sistemi tamamen çökene kadar sürekli olarak bozulacaktır) ise vücudun tüm dokularında özellikle beyin ve üreme organlarının dokularında bu maddenin kendisi ve toksik atıkları birikir. Birikim yerlerindeki dokuların hücreleri ve sentetik fenilalaninin iştirak ettiği tüm süreçler tahrip olur. O zaman, kronik sentetik fenilalanin zehirlenmesi belirtileri ortaya çıkar: kronik yorgunluk, döküntü, bayılma, kas ağrıları, göz kapaklarında, dudaklarda, ellerde ve ayaklarda şişme, eklem ağrıları, bulantı, çarpıntı, anksiyete, şişmanlık, baş ağrısı, baş dönmesi, huzursuzluk, depresyon, tiroid ve nörolojik rahatsızlıklar, hafıza kaybı, spazm, epileptik nöbetler, beyinsel özürler, üreme organlarında sorunlar, duyma yetisinin zayıflaması veya kaybı, ağır karaciğer ve böbrek patolojileri. Aspartam’ın beyin tümörü, skleroz, epilepsi, Parkinson, Alzheimer, zihinsel gerilik ve diabete neden olduğu saptanmıştır. Sentetik fenilalanin sperm ve yumurtaları zehirler ve mutasyona uğratır. Aspartam hamilelikte doğrudan ceninin gelişimini etkiler; kullanılan miktarın çok az olması veya uzun zaman önce kullanılmış olmasının önemi yoktur.

Aspartam bir çok ülkede yasaklanmıştır. Aspartam’ı yasaklayan veya kullanımına sınır koyan ülkelerde, kısırlık, doğum kusurları, gelişme çağındaki çocuklarda zihinsel ve ruhsal problemlerin oranı hızla azalmakta, Türkiye’de ise aynı hızla artmaktadır.

Gıdalarda, hayvan yemlerinde veya tedavi amacıyla dünyada her yıl 2 milyon tondan fazla üretilen sentetik aminoasitlerde en büyük oranı fenilalanin ve glutamik asit oluşturur.

Bisphenol-A

Bisphenol-A, dioksin grubuna ait en çok kullanılan maddedir. Hazır gıda, pet şişe, deterjan, kozmetik ve vücut bakım ürünlerinde koruyucu olarak kullanılır. Bisfenol-A hazır gıdalara doğrudan katıldığı gibi yağ, su, içecek, şeker, şampuan, krem gibi her tür ürüne ambalajdan da dolaylı olarak geçmektedir. Diş macunu, yiyecek ve içeceklerden ağız yoluyla, parfüm ve deterjanlardan solunum yoluyla, krem ve kozmetiklerden cilt yoluyla vücuda girerek kana geçer. Haşere ilaçları, hijyenik pedler, rujlar ve plastiklerde de kullanılan bu maddelerin kimyasal yapısı kadınlık hormonu östrojeni taklit eder. Kadın ve erkek vücudunda biriken Bisfenol-A, vücutta östrojen seviyesinin yükselmesiyle ortaya çıkan problemlere sebep olur. Vücudunda Bisfenol-A biriken hamile bir kadında östrojen seviyesi yüksek algılandığı için doğum sırasında rahim ağzı açılmaz, sonuçta sezaryen kaçınılmaz olur. Aynı zamanda kadın vücudunda östrojen seviyesinin yüksek algılanmasıyla androjen seviyesi de yükselir. Erkeklerde ise tam ters bir etkiyle androjen seviyesinin düşmesine sebep olur. Bu durum erkeklerde kadınlaşmaya, kadınlarda ise erkekleşmeye; her iki cinste de endometriozise sebep olur. Bunun dışında, Down sendromuna, kadınlarda göğüs kanseri, düşükler ve erkek cinsel organ anomalilerine ve kısırlığa sebep olur.

Ftalatlar

Ftalik asit esterleridir ve genellikle plastiklerin esnekliklerini artırmak ve losyon, şampuan, sıvı sabun, sıvı deterjan gibi ürünlerde kıvam kazandırmak ve kıvamı korumak için kullanılır. Parfüm ve şampuanlardan yer döşemelerine, tıbbi borulardan plastik kaplara, diş fırçalarından oyuncaklara, kozmetiklerden ilaçlara, çok sayıda üründe kullanılan ftalatlar, bu ürünlerden kolaylıkla çevreye dağılabilirler.

En önemlisi bebek oyuncaklarında, emziklerde, biberonlarda, hazır bezlerde, pek çok türünün kullanılmasıdır. Bebeklerde ileriki yaşlarda kanser ve kısırlık riski taşıdığı ispatlanmıştır. Hamile kadınlarda belirgin hasar riski taşıyan bu maddeler, ceninin testosteron üretmesini engeller; erkek çocuklarda sperm azlığına, azosperme ve cinsel organlarında yapısal anomalilere neden olabilir. Üretranın penisin arka tarafına açılması veya testislerin yerine inmemiş olması gibi doğuştan gelen yapısal bozukluklardaki büyük artışın sebebi ftalatlardır. Ayrıca özellikle spermlerin genetiğini değiştirmekte, hareketliliğini ve sayısını azaltmakta ve kısırlığa neden olmaktadırlar. Bu özelliği nedeni ile prezervatiflerde kullanılmaktadır. Ancak hem erkek hem kadın için çok risklidir.

Kanserojendirler, özellikle kadınlarda meme kanseri ve polikistik over, erkeklerde prostat ve testis kanseri vakalarını artıran maddelerdir.

Sonuç
Sonradan kazanılan kısırlıktan kolay ve kısa zamanda kurtulmak bugüne kadar mümkündü. Vücutta biriken aspartam, ftalatlar ve dioksinler açlık, kupa terapisi, sülük uygulaması ve bazı şifalı bitkiler ile kısa zamanda dışarı atılabilirdi. Ancak titanyum dioksit birikintileri bu problemin çözümünü zorlaştırmaktadır. Bize göre, 4G teknolojisinin hayata geçmesiyle birlikte titanyum dioksidin vücuttan atılması imkansız hale gelecektir.

İleri Okumalar İçin

1. Duty SM, Singh NP, Silva MJ, Barr DB, Brock JW, Ryan L, et al. 2003. The Relationship between Environmental Exposures to Phthalates and DNA Damage in Human Sperm Using the Neutral Comet Assay. Environ Health Perspect 111(9): 1164-9.

2. Swan SH, Main KM, Liu F, Stewart SL, Kruse RL, Calafat AM, et al. 2005. Decrease in anogenital distance among male infants with prenatal phthalate exposure. Environ Health Perspect 113(8):1056-61.

3. Prins GS. 2008. Endocrine disruptors and prostate cancer risk. Endocr Relat Cancer. 15(3):649-56.

4. Breast Cancer Fund. 2008. State of the evidence: the connection between breast cancer and the Environment. Available: http://www.breastcancerfund.org

5. Main KH, et al. Human breast milk contamination with phthalates and alterations of endogenous reproductive hormones in infants three months of age. Environ Health Perspect 2006;114(2):270-6.

6. Toxic Impact of Titanium Dioxide (TiO2) In Male Albino Rats with Special Reference to its Effect on Reproductive System -Nabela, I., EL- Sharkawy*, Salah, M. Hamza and Ehsan, H., Abou-Zeid 7. Genotoxicity of titanium dioxide (TiO2) nanoparticles at two trophic levels: Plant and human lymphocytes- Manosij Ghosh, Maumita Bandyopadhyay, Anita Mukherjee

8. Titanium Dioxide Nanoparticles Induce DNA Damage and Genetic Instability In vivo in Mice -Benedicte Trouiller,1 Ramune Reliene, Aya Westbrook, Parrisa Solaimani, and Robert H. Schiestl1

9. Toxicity Assessment of Titanium (IV) Oxide Nanoparticles Using Daphnia magna (Water Flea)-Seung Hyuck Bang1, Thai-Hoang Le, Sung Kyu Lee, Pil Kim, Jong Soo Kim, Jiho Min

10. Toxicological effects of TiO2 and ZnO nanoparticles in soil on earthworm Eisenia fetidaC.W. Hu M. Li, Y.B. Cui , D.S. Li, J. Chen, L.Y. Yang

11. 75 bin Kimyasal Madde, Bedenimiz ve Kimyasal Kirlilik (New Scientist/ Çev.: Reyhan Oksay)

(Kaynak: NHI İstanbul Doğal Sağlık Enstitüsü Bülteni, 01.09.2011)

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

WhatsApp Bize Sorun